Stres çağımızın en önemli sorunları arasında geliyor. Türkiye ile ilgili sağlıklı bir istatistik elimizde olmamakla birlikte, ABD’de şirket çalışanlarının % 60’ının doktora stres kaynaklı hastalıklar nedeniyle başvuruyor (Kaynak: Amerikan Stres Enstitüsü). Bu istatistik yıllık ortamlama 300 milyar $’lık bir kayıba karşılık geliyor. Bu istatistikler ABD’ye ait. Hani şu çalışan haklarının kanunlarla korunduğu, haksızlığa uğrayan insanların ciddi tazminatlar alabildikleri ülke.

Stres üzerine yaılmış çok sayıda kitap konunun ciddyetinin en önemli gösteregelerinden birisi. Hatta bazı şirketlerde Yoga, NLP gibi teknikler yavaş yavaş uygulanmaya başlandı. Bunlar, doğru kullanılmaları halinde stresi önleyici özelliğe sahipler. Çünkü dikkati farklı bir noktaya yöneltiyor ve sizi strese yol açan ortamdan uzaklaştırıyorlar.

Ben, kişisel olarak şöyle bir yol izliyorum. Oldukça işe yarıyor. Öncelikle yeni bir işe giriştiğimde, bunun bende tatlı bir heyecan yarattığını hissediyorum. Bu bir makale yazma, bir projeyi kurgulama, bir konuşma hazırlığı gibi herhangi bir şey olabilir. Konu üzerinde düşündükçe kaydettiğim ilerleme heyecanımı artırıyor. Bu süreç ilerlemenin hızı düşünceye kadar devam ediyor. İlerleme yavaşlayınca heyecan baskıya dönüşüyor ve verim inanılmaz derecede azalıyor. Pek çoğunuz aynı hissi yaşamısınızdır. İşte burada iki seçenekle karşı karşıya kalıyorsunuz. Ya inat edip başladığınız işi bitireceksiniz ya da o işi bir yana bırakıp, bambaşka, zihninizi boşaltacak başka bir işe yöneleceksiniz. Ben oldum olası ikincisini tercih etmişimdir. Bir zamanlar tetris oynardım. Şimdi iPad sınırsız oyun seçeneği sunuyor. Ya da internette alışveriş sitelerinde geziyorum. Spora çıkıyorum. İşte ne oluyorsa, bu farklı aktivitelerle uğraşırken oluyor. Makalenin problemi zihnimde netleşiyor, projenin taşları yerine oturuyor, yapacağım konuşmanın akışı, vurgulayacağım noktalar şekilleniyor. Bu bir bakıma Newton’un kafasına düşen elma ya da Arşimet’in “evreka” hikayesi gibi bir şey. Daha sonra masanın başına sakin kafayla oturup işe kaldığım yerden devam ediyorum. Bazı projelerde bu süreç birkaç kez tekrarlanıyor.

İzlediğim bu problem çözme/fikir üretme yaklaşımını, yaklaşık iki yıl önce konunun uzmanı bir arkadaşımla paylaştım. Bana anlattığım yöntemin inovatif bir yönü olmadığını, aslında basit bir stres yönetim yaklaşımı sergilediğimi uzun uzun açıkladı.

Psikoloji farklı bir disiplin ve kendimi bu konuda ahkam kesecek kadar bilgili görmüyorum. Sadece bana anlattıklarını dilimin döndüğünce aktarmaya çalışacağım.

Öncelikle stresin “iyi ya da kötü her türlü değişime verilen bir tepki olduğunu” söyleyerek konuya girmek istiyorum. Aslında beynimiz değişime, stres ile uyum sağlıyor. Bu açıdan stres yararlı bir tepki. Örneğin bir problemle karşı karşıya kaldığımızda kalp atışlarımız hızlanıyor, beynimize daha fazla oksijen gidiyor, daha zinde oluyor ve konulara daha iyi odaklanabiliyoruz. Bu durum üzerinde çalıştığımız problem çıkmaza girinceye kadar devam ediyor. Bocalamaya başladığımız anda ise, stres bizi olumsuz etkiliyor. Hayal kırıklığı, tükenmişlik hislerine yol açıyor. Bundan sonra ne kadar çaba harcarsak harcayalım anlamlı bir şeyler üretmemiz mümkün olmuyor. Adeta direndikçe batıyoruz.

Buradaki kritik husus, doyum noktasını doğru tespit etmek ve bu noktaya geldiğinizde kendinizi strese yol açan ortamın dışına atmak. Eğer başarabilirseniz, farklı ve dinlendirici bir ortamda geçireceğiniz vakit, zihninizdekilerin organize olmasını sağlıyor. Örneğin Google işyerini tamamen bu mantık üzerine kurmuş. Türkiye’de de benzer inovasyon laboratuvarları olan şirketler var. Çalışanlar bu laboratuvarlardaki oyuncaklarla zihinlerini boşaltıyorlar.

İnovasyon laboratuvarları ayrıca grup çalışmaları için de kullanılıyor. Proje takımları çıkmaza girdiklerinde soluğu inovasyon laboratuvarında alıyorlar. Bu laboratuvarlarda çözülmez denilen sorunlara çözümler üretilebiliyor. İnovasyon laboratuvarlarının bir diğer önemli yararı, yönetici ve çalışanların stres düzeyleri ve strese bağlı rahatsızlıklarında ciddi azalma sağlaması. Çünkü şirketinize bu tür bir laboratuvar kurduğunuzda geleneksel iş yapma usullerinden ister istemez uzaklaşıyorsunuz.

Konu kişisel olarak ele alındığında basit görülebilir. Fakat grubun yaratıcılığını yönetmek üzere tasarlanmış teknikler oldukça gelişmiş durumda. Fasilitasyon başlığı altında toplanan bu tekniklerin çalışanlara öğretilmesi ve problem çözme sürecinde kullanımı ayrı bir uzmanlığı gerekli kılıyor. Ben hemen hemen tüm İK yöneticilerinin söz konusu teknikler ve sürecin yönetimi hakkında yetkinlik sahibi olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü pek çok durumda içerikten çok bu içeriğin nasıl aktarıldığı, konunun nasıl ele alındığı önem kazanıyor. Ayrıca fasilitasyon tekniklerinin yaratıcılık laboratuvarları dışında; şirket içi eğitmenlerin yetiştirilmesinden, toplantılarda verimli ortamların yaratılmasına, hatta çalışma ilişkilerine kadar oldukça geniş kullanım alanı bulunuyor.