“Geleneksel İş İlanları Neden İşe Yaramaz?” başlıklı yazımın içerisinde oğlumun SBS sınav başarısından bahsetmiştim. Çok sayıda e-posta aldım.

Aslında yazımda geleneksel işe alım sistemlerinin ne ölçüde yetersiz olduğunu göstermek ve Türk şirketlerinin yabancı olduğu “performansa dayalı işe alım” yöntemine dikkat çekmek istemiştim. Fakat sanırım hikaye, yazının amacının önüne geçti. Bunun sonucunda, işe alım yönteminden ziyade oğlumun başarısının “detaylarına” ilişkin sorularla karşılaştım.

Burada detayların önemini kabul etmekle birlikte, başarının her şeyden önce optimist bakış açısının korunması ile kazanılabileceğini düşünüyorum. Öğretmenimizin de oğluma en büyük katkısı bu noktada oldu. Onun kendine ve sınava yönelik bakış açısını değiştirdi, hedeflerini potansiyelinin sınırlarını zorlayacak şekilde yükseltti. Ayrıca ona bu zorlu yolculukta rehberlik ederek rotayı şaşırmamasını sağladı.

İddialı hedefler ve rehberlik sınava hazırlanan öğrenci için de, bir holdingin başındaki CEO için de aynı derecede önemlidir. Çünkü her ikisi de başarıya giden yolda kafalarını karıştıracak öneri ve telkinlerle karşı karşıya kalırlar. Hatta bu tür müdahalelerin pek çoğu iyi niyetle yapılmış dahi olabilir. Örneğin oğlum Robert Kolejini kazanmak gibi bir hedef ile çalışmaya başladığında okuldaki matematik öğretmeni, hedefini o kadar yüksek tutmaması, aksi taktirde hayal kırıklığına uğrayabileceği konusunda onu uyarmış. Şirketlerde de benzer kişilere çok sık rastlıyorum. Gerek iş, gerek özel yaşantılarında düşük hedefler belirleyerek başarısız olma olasılıklarını azaltmaya çalışıyorlar. Mutluluğun optimist değil, realist yaklaşımlarla sağlanabileceğini düşünüyorlar. Bunun için yenilikçi fikirlere karşılar.

Ancak araştırmalar, bu bakış açısının, mutluluk ve başarının önündeki en büyük engel olduğunu ortaya koyuyor. Örneğin Jane Ellliot, 1968 yılında ilkokul öğrencileri üzerinde yaptığı bir deneyde, öğrencilere mavi gözlü insanların, kahverengi gözlülere göre daha akıllı olduklarının bilimsel olarak kanıtlandığını söylüyor. Elliot daha sonra, öğrencileri göz rengine göre iki gruba ayırarak, mavi gözlülere “çok yüksek bir potansiyele sahip oldukları”, “başarı için istemelerinin yeterli olduğu” yönünde telkinlerde bulunuyor. Bunun sonucunda mavi gözlü grubun okul başarısı kısa sürede yükselirken, kahverengi gözlülerin başarısı düşüyor. Birkaç gün sonra Elliot bilgi verirken bir hata yaptığını, aslında üstün olanın kahverengi gözlüler olduğunu söylüyor. Bunun üzerine sınıftaki durum çok hızlı bir şekilde tersine dönüyor. 1968 yılından sonra yapılan yüzlerce araştırma sonucu da, benzer şekilde iş dünyasından, spora, politikaya kadar tüm alanlarda kendilerine ve dünyaya optimist bakan bireylerin daha başarılı olduklarını gösteriyor.

Pozitif Psikolojinin kurucusu Martin Seligman’ın bulguları ise, optimizmin başarının yanında mutluluğu da beraberinde getirdiğini ortaya koyuyor. Seligman’a göre hedeflerini düşük tutan kişiler, önemli bir başarı elde ettiklerinde, bunu şans ya da diğer dışsal faktörlere bağlıyorlar. Başarısızlık durumunda ise, kendilerini suçlu görüyorlar. Kısacası her iki durumda da mutsuz oluyorlar. Optimistler ise, her türlü başarıyı kendilerine atfederken, başarısız olduklarında, şartların uygun olmadığını, bir dahaki sefere durumu düzelteceklerini düşünüyorlar.

Peki ya optimizm bizi, “Bana bir şey olmaz” iyimserliği ile sağlıksız beslenmeye, emniyet kemeri takmadan araba kullanmaya ya da “Burada olmazsa, başka yerde iş bulurum” iyimserliği ile umarsızlığa, sadakatsizliğe yöneltiyorsa, hala optimizmin yararlı olduğunu savunabilir miyiz?

Sorular hiç yabancı gelmedi değil mi? Çünkü X ve Y kuşakları arasındaki temel tartışma bu iki uç nokta üzerinden yapılıyor. Y’ler, X’leri, pesimist ve tutucu olmakla suçlarken, X’ler Y’lerin aşırı optimist bakış açısını temelsiz buluyorlar.

Burada X’lerin bir miktar daha temkinli olduklarını kabul edebilirim. Fakat aşırı optimizmin Türkiye’de oldukça ciddi boyutlara ulaştığını ve sadece bir kuşakla sınırlanamayacağını düşünüyorum. Örneğin Ipsos tarafından yapılan Optimizm Araştırması sonuçları Türkiye’de, 2013’ün 2012’ye göre daha iyi bir yıl olacağına inananların oranının % 78 olduğunu ortaya koyuyor. Bu istatistik başta iyi görünmekle birlikte bu kişilerin yaklaşık % 70’inin 2013’ü daha iyi kılacak spesifik bir planlarının olmaması kafaları karıştırıyor.

Peki nasıl oluyor da insanlar, medyada çıkan haberlerin % 90’ının başarısızlık, istismar ve şiddet içerdiği Türkiye gibi bir ülkede kendilerini bu olumsuzlukların dışında tutabiliyor ve daha önemlisi işlerin kendiliğinden -herhangi bir plan yapmadan, çaba harcamadan- düzeleceğini düşünebiliyorlar?

Tali Sharot’un 2011 yılının sonunda yayınlanan araştırması, bu soruya büyük ölçüde aydınlık getiriyor. Sharot yaptığı deneyde, insanlara bir soru formu dağıtarak başlarına gelebilecek trafik kazası, işsiz kalma, kanser vb. 80 olumsuzluğun olasılığını belirtmelerini istiyor. Daha sonra bunların bazılarının gerçekleşme olasılıklarına ilişkin bilimsel verileri deneklerle paylaşıyor ve bu bilgiler ışığında değerlendirmelerini revize etmelerini sağlıyor. Ayrıca deney boyunca fMRI cihazı ile deneklerin beyin aktivitelerini kaydediyor.

Sonuç: İyi haberler sonrasında beynin öz değerlendirme yapan prefrontal korteksinde aşırı bir aktivite göze çarparken, haberin olumsuz olduğu durumlarda son derece sınırlı bir aktivite gözleniyor. Örneğin kansere yakalanma olasılığını % 50 olarak belirten bir denek, olasılığın % 30 olduğunu öğrendiğinde beyninde inanılmaz bir hareketlenme başlıyor. Bunun yanında kansere yakalanma olasılığını % 10 olarak belirten bir deneğin beyni aynı bilgiye neredeyse hiç tepki vermiyor.

Deneklerden, yapmış oldukları ilk değerlendirmeleri kendilerine sunulan bilimsel verileri göz önüne alarak revize etmeleri istendiğinde ise, kansere yakalanma olasılığını % 50 olarak belirten denek bilgiyi çok çabuk içselleştiriyor ve olasılığı hemen % 35‘e çekiyor. Olasılığı % 10 olarak belirteler ise bu değeri % 11′e, en fazla % 12′ye çıkartıyorlar.

Dolayısıyla bir olumsuzluk hakkında bilgi sahibi olmamız, o olumsuzluğun kendi başımıza gelebileceğini düşünmemizi sağlamıyor. İşte bu nedenle kardiyologlar sigara içmeye devam ederken, boşanma avukatları hiç tereddüt etmeden ikinci, üçüncü evliliklerini yapabiliyorlar.

Hal böyle iken, toplumsal bilinç ve dönüşüm yaratabilmek için, sosyal problemleri gün ışığına çıkartan haberlere, “sigara öldürür” sloganlarına, küresel ısınma ile ilgili felaket senaryolarına bel bağlamış durumdayız. Oysa pesimistlerin ufuklarını genişletebilmek, aşırı optimistlerin ayaklarının yere basmasını sağlayabilmek için, beynin prefrontal korteksini harekete geçirecek gerçekçi alternatifler içeren optimist bakış açılarına ihtiyacımız var.