Konunun detaylarına girmeden önce “Özgüven” ve “Narsizm” arasındaki ilişkiyi açıklamakta yarar var.

Özgüven en basit tanımla bir kişinin kendisini “DEĞERLİ” ve “YETERLİ” hissetmesidir.

Eğer kişi kendisini “DEĞERLİ” hissediyor, fakat “YETERLİ” bulmuyorsa özgüven narsizme dönüşür.

Özgüveni yüksek kişiler güçlü yönleri kadar zayıflıklarının da bilincindedir. Olaylara yapıcı bir tavırla yaklaşırlar.

Narsistler ise zayıflıklarını reddeder ve kendilerini sürekli yüceltme çabası içerisine girerler. Her türlü eleştiriye aşırı tepki gösterirler.

Şimdi birlikte çalıştığınız yöneticiyi gözünüzün önüne getirin. Hangi gruba giriyor? Şirketinizdeki diğer yönetici ve çalışanlar bu iki uçtan hangisine daha yakınlar?

Sizden bu soruların cevabını “yorum bölümünde” diğer okuyucularla paylaşmanızı isteyeceğim. Ancak öncesinde bir takım istatistiklere göz atalım.

Türkiye’de, lüks tüketim ürünleri kullananlar üzerinde yapılan bir araştırma bu kişilerin % 94’ünün kendini önemli gördüğünü ortaya koyuyor. İşin ilginç yönü ise ankete katılanların% 41’inin orta ve düşük gelir düzeyine sahip kişiler olmaları.

Araştırmayı yapan şirket, ürünlerinin müşterilerinin kendilerini önemli hissetmelerini sağladığını ve bu şekilde özgüvenlerini arttırdığını iddia ediyor. Keşke o kadar basit olsaydı.

1980’li yılların başında ABD’de “Ben önemliyim” ifadesine katılanların oranı % 12’lerdeyken, bu oran 1990’lı yıllarda % 80’e yükselmişti. Günümüzde ise ABD toplumunun % 90’na yakın bir kısmı kendini “önemli” görüyor.

Bunun yanında ABD’deki üniversite öğrencilerinin kaygı düzeylerinin 1950-2000 yılları arasında yaklaşık % 90 oranında yükseldiğini gösteren çok kapsamlı araştırmalar var. Bu 2000 yılında Amerikalı gençlerin kaygı seviyesinin, 1950’li yıllarda psikiyatri tedavisi gören gençlerin kaygı seviyesinin çok üzerinde olduğunu ortaya koyuyor.

Peki nasıl oluyor da kaygı düzeyi bu denli artarken, özgüven de buna paralel olarak yükselebiliyor?

Aslında özgüven düzeyinde hiçbir artış yok. Sadece kaygı düzeyindeki artışı dengelemek amacıyla güçlenen bir savunma mekanizması söz konusu.

İnsanlar farklı konularda yetersizlikleri ile mücadele etmek yerine çözümü statü sembollerinde arıyorlar. Bu statü sembollerine sahip olduklarında –bunlar araba, cep telefonu, kıyafet, saygın bir diploma vb. olabiliyor- kendilerini güvende hissediyorlar. Yetersizliklerinden kaynaklanan kaygılarını bu şekilde bastırmaya çalışıyorlar.

Son günlerde Harvard Üniversitesi’nde yaşanan kopya skandalı durumun aslında ne kadar vehim bir boyuta ulaştığını gösteriyor. Dünya’nın en saygın üniversitesine bir şeyler öğrenmek yerine, sadece diploma almak için giren yüzlerce kişiden bahsediyoruz. Bence bu kişilerin son model arabalarla Bağdat Caddesinde turlayan magandalardan pek farkları yok. Her iki grup da yetersizlikten kaynaklanan kaygılarını bastırmak, kendilerini önemli hissetmek için, çaba içermeyen “kısa yollara” yöneliyorlar. Duvardaki diplomaya, bindikleri arabaya bakıp kendilerini toplumun üst katmanlarında konumlandırıyorlar. İçini dolduramayacakları bir statü yarattıkları için çevreleri ile aralarına mesafe koyuyor, her türlü eleştiriye kulak tıkıyorlar.

İstatistikler narsizmin Amerikan toplumunda % 70’in üzerinde olduğunu gösteriyor. Türkiye için net bir istatistik yok. Bu yazı hakkında yapılacak yorumların, Türkiye’ye yönelik bir projeksiyon geliştirmemize katkı sağlayacağını umuyorum.